Farkındalık

23.11.2014

Yürüdüğümüz, çalıştığımız,  eğlendiğimiz, ibadet ettiğimiz, dinlendiğimiz, sosyal veya siyasal amaçlar için kullandığımız kısacası nefes aldığımız her yerde, halihazırda bulunan yapılı çevre ve mekanların üstümüzdeki psikolojik etkilerini hiç düşünüyor muyuz?



Sürekli devinim içinde olan zamanın hızı ve yine o zamanın bir parçası olan sınırları kimine  göre aydınlık değerleri, kimine göre de  sanal rakamlarla  yaşanan  ‘bir gün’ümüzü bu soruya ayırabilmeyi keşke başarabilseydik. Hiç farkına bile varmadan yaşadığımız çevremiz ve aslında bir canlı olarak barındığımız asıl anlamıyla kabuğumuz olan mekanlar mutluluk veya mutsuzluk kaynağımız olabilir mi?



Bundan iki bin yıl kadar önce yaşamış Romalı Mimar Vitruvius Pollio üç kavramdan bahseder;  Utilitas, Firmitas, Venustas. Kullanışlılık, sağlamlık ve güzellik.



Şüphesiz  bugün  sürekliliği de bir ek kavram olarak ele alırsak bu kavramlar halen geçerliliğini şiddetle koruyor. Mekanlar yani kabuklarımız bu amaçlardan yoksun olduğunda ki bir tanesinin eksikliğinde bile, bizlere huzursuzluk,mutsuzluk ve sıkıntı verir. Bizleri şiddete yöneltir ve çoğu zaman bu ruh halinin mekanlardan kaynaklandığının farkına bile varamayız. Antik dünyada insanlar kentlerini özenle inşa etmiş ve kenti  gören yüksek bir noktaya da tiyatrolarını yerleştirmişler. Bu insanlar inşa ettikleri kentlerini izlemekten büyük haz duyarlardı. Bu bir başarı aynı zamanda başarının verdiği mutluluk.



 Kendi gerçeklerimize dönelim, sabah uyandığımızda bizi nasıl bir oda karşılıyor, sokağa adım attığımızda nasıl bir kapıdan geçiyoruz, yolda nasıl bir zemin üzerinde hareket ediyoruz, yeşiliyle bütünleşen bir sokak veya kaldırım aksı var olması bizde nasıl bir his uyandırır acaba? Bunun dışında kenti gören en yüksek noktadan ve yine kenti izlediğimizde gördüğümüz manzara bize nasıl bir haz veriyor? Bu noktaya gelişimizin şüphesiz onlarca yüzlerce sebepleri mutlaka vardır ama kendimize düşen payın ne kadarını yapabildik bence bunu düşünmeliyiz. Ekonomik ömrü yarım asır olan yapılardan tutun kent mobilyalarına kadar belirli bir bütünlüğün değilde kötü  eklektisizmin yansıması olan yapılı çevre bizleri mutlu etmez ve aidiyet hissini azaltır. Yüzyılların birikimi, topoğrafyanın doğru kullanılması, fiziksel çevre koşulları-iklimsel faktörlerin düşünülmesi  ve kendi içindeki sistemli organik yerleşimiyle tamamen bütünlük arz eden tarihi sit alanımız, bu yüzden  yeni kentimizden daha başarılı ve karakter sahibi. İnsanların kendini bu alana ait hissetmesi de bu yüzden.



Sonuç olarak bizleri mutlu edecek, aidiyet hissi uyandıracak, karakter sahibi bir kent için her ayrıntıyı genel bütünlük içinde düşünmeliyiz. Oturduğumuz koltuktan çalıştığımız masaya, küçük bir kulübeden yüksek yoğunluklu yapılara kadar her tasarımda bu bütünlüğü dikkate almalıyız. Belki birgün etüd değil konseptle işe başlarsak bunu başarabiliriz.


Sosyal Ağlarda Paylaş